Mart Menekşeleri’ne Dair

Dün öğlen başladığım ve saatlerdir aralıksız okuyup son sayfasını henüz kapattığım kitap… Bu tarz kitaplara, yani çiçekli isimleri ve kapakları olan, insana sıradan aşk hikayeleri sunduğu izlenimi veren kitaplara her zaman ön yargılarım olmuştur aslında. Daha doğrusu ilk tercihim olmazlar. Ama bu kitap beni gerçekten çok etkiledi. Büyük bir aile sırrı, bu sırrın altında yatan olaylar zinciri, sırrın açığa çıkışı ve etkileri… Kitabı bitirir bitirmez bu yazıya başladım ve şu an yazarken anımsadıkça ‘acaba gerçek mi?’ diye sorgulamadan edemiyorum. Halbuki böylesine bir aşk hikayesi gerçek olsaydı ‘acaba kurgu mu ?’ diye düşünmek daha mantıklı olurdu.

0000000414773-1

Sarah JIO bu kitabıyla (ilk kitabı)  Library Journal en iyi kitap ödülünü almış. Kitap birden fazla hikayeyi bir noktada kesiştiriyor ve bunu yaparken size inanılmaz bir duygu yoğunluğu yaşatıyor. Hikayenin sonuna bir umutla sürükleniyorsunuz. Söylemek istediğim birçok şey var ancak okumak isteyenlerin elinden merak duygularının peşinde sürüklenme zevkini almak istemiyorum.

“Ben ona ihanet ettim. Ama inan, bana geleceğine dair tek bir umudum olsaydı, tüm hayatımı ona adamamı isteseydi benden…orada asla olmazdım. Lakin zamanlamamız çok kötüydü. Bizim zamanlamamız her zaman çok kötüydü.”

Öyleydi sahiden..

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Reklamlar

İhanet Noktası’na Dair

Dan Brown kitapları arasında en sevdiğim ve hatta mutfağa su içmeye giderken bile

ihanet-noktasikoridordan okuyarak yürüdüğüm kitabı. Bir sonraki sayfaya geçmek için acele ettiğim, film izler gibi okuduğum kitaplar arasında en sevdiklerimden biri. Hani kitabın sonunda ‘Nasıl yaa!’ diye kalakaldığımız kitaplardan.

Herkes kitap okumayı sevmez. Özellikle bizim ülkemizde en popüler hobi değil maalesef.(DESAM raporuna göre Türkiye’de kitap okuma oranı %0,01 )Kimisi karakterleri tanıyıp hikayeye geçene kadar sıkılıp bırakıyor kitabı elinden, kimisi filmi varsa neden okumakla zaman kaybedeceğini düşünüyor. Ama Dan Brown romanlarının ilk 50-75 sayfasını (karakterler, olay yeri vs. tanıtma, hikaye başlangıcı) atlattıktan sonra son sayfalara ne zaman geldiğinizi fark edemeyeceğiniz kitaplardan. Tek yapmanız gereken ilk sayfaları kendinizi kitaba karşı soğutmadan, ara vermeden okumak. Ayrıca Dan Brown’ın filme uyarlanan kitapları (Da Vinci Şifresi ve Cehennem), iki-üç saatlik bir filmin asla gözlerinizi sayfadan ayıramadan tüm ayrıntıları ve hayal gücünüzle okumanın zevkini vermeyeceğinin kanıtıdır. Ben bir filmin kitabı var ise eğer, asla önce filmini izlemeyi tercih etmiyorum. Özellikle Göçebe, Açlık Oyunları serisi ve Dan Brown kitapları bu konudaki tutumumu onaylar nitelikte.

Ben Dan Brown’ın bütün romanlarının, kitap okumayı en sevmeyen insana bile sevdirebileceğini düşünüyorum. Kimi kitaplar insanlara bir hikayeden fazlasını verir. Bu tip romanların sadece zaman geçirmeye yaradığını düşünüp tercih etmeyenler olabilir ya da kitap okumayı sadece güzel zaman geçirmek için bir aktivite olarak görenler özellikle böyle romanları tercih ediyor olabilir ama bana kalırsa her kitapta öğrenilecek bir şeyler vardır. Hiçbir kitabın zaman kaybı olduğunu düşünmem ben. Arkadaşlarımın da benden kitap ödünç almak için ‘Dan Brown kitapları gibi’ diye sorduklarını düşününce güzel, heyecanlı saatler geçirmek ve okumayı sevmek için müthiş seçimler olduğunu düşünüyorum.

İhanet Noktası da sırlar çözülüp sizi bambaşka sonuçlara ulaştırırken kendinizi kaybedeceğiniz bir roman..

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

İz’e Dair

Mükemmel aile kavramı nedir? Sorunsuz, kavgasız, gürültüsüz, her zaman filmlerde birlikte yenen bol kahkahalı akşam yemekleri gibi mi.. Bana kalırsa her ailenin içerisinde biraz İz‘in satırları var.

Ben genel olarak Canan Tan romanlarını en çok içinde sakladığı küçük doğruluk dersleri ve kadın karakterlerine verdiği güç dolayısıyla seviyorum. İz de böyle romanlarından biri. Sizi merakla bir hikayenin sonuna sürüklemekle kalmıyor. Bu esnada hem hepimizin aile içinde zaman zaman yaşadığı sorunları, tüm aile bireylerinin bakış açısıyla görmemizi, hem de başarılı bir genç kadının tüm sorunlarla baş ederek, aradığını bulma çabasını  anlamamızı sağlıyor.

230520600_tn30_0

“Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye soruyor imam. Değişmez yanıt: “İyi bilirdik!” “İyiydi babam, iyiydi!” diye haykırmak geliyor içimden. İyiydi ama iyi yanlarını göstermeyi beceremedi…

Anne ve babalar, eşler ve çocuklar, biricik ailelerimiz… Aslında ne söylemek isterler ve ne söylerler, nasıl davranırlar ve ne umarlar. Aile içi empati yapmak için harika bir seçim diye düşünüyorum. Hiçbir şey için, hiç kimseyi anlamak için geç kalmamalı. Ne yazık ki kitabın ana karakteri geç kalıyor. Babasına veda ederken de üzüyor. Kimsenin empati yapmayı istemeyeceği cümlelerle.

Ben yine çizdim en sevdiğim cümlelerinin altını Canan Tan’ın. Kitaplarınıza kalem değdirmekten korkmayın, onların sayfalarını kıvırmaktan çekinmeyin. Kitaplar eskimez, yaşlanır. Onları çizgilerle, yazılarla kirletmezsiniz aksine değer katarsınız. O sevdiğiniz satırların altına okunmaya değer olduklarını göstermiş olursunuz, ona bir anı bırakmış olursunuz.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Lugat 365’e Dair

bazi-kelimeler-cok-guzel.jpg

“Kelimeler ise hikâyeleriyle, geçmişleriyle, melodileriyle, anlamlarıyla ve zenginlikleriyle fazla ağır geliyorlar gündelik yaşantılarımıza. Bir emoji kâfi geliyor aşkı anlatmaya ve başka bir emoji yetiyor bir aşkın bitip başka bir aşkın başladığını haber vermeye. Yalnızlaşmanın “kendi ayakları üzerinde durmak” olarak kutsallaştırıldığı, kimsenin kimseye ihtiyaç duymadığı, aşkın gündelik bir hobiye dönüştüğü bir dünyada hasrete yer ve zaman kalmıyor. Hasret çekmeyen için vuslat nasıl bir anlam ifade etsin ki?”

Bazı Kelimeler `sahiden de` Çok Güzel. Öyle ki kitabı elime alana kadar varlığından haberim olmayan, öğrendiğimde farklı tonlamalarla tekrar ettiğim kelime keşiflerim oldu benim. Dahası, o güzel kelimeleri, o güzel eserlerde geçen güzel cümlelerde okumaya aşık oldum diyebilirim.

Yazıma Banu-Onur Ertuğrul  çiftinin kitapları için yazdıkları önsözden alıntı yaparak başlıyorum. Çünkü kitabı elime ilk aldığımda, bu güzel fikir ile ilgili içimden ne geçirdiysem önsözde okudum. Kendilerinden ne de güzel bir iz bırakmışlar.

Kitabı çok sevmeme neden olan bir konu daha var ki bahsetmeden geçemeyeceğim; kitap size bazen küçük sosyal mesajlar veriyor. “Kadın” da kullanmadığımız kelimelerden ise eğer “Bayan değil. Kadın” diyor mesela. Sanıyorum hemcinslerimin içi ısındı bile.

Hayatımızın en kutsal kelimeleri olan “Anne” , “Baba” yı da unutmamışimageslar ve Can Yücel’in “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiiriyle mest ediyorlar.

Ben rastgele açtığım sayfalarda tüm melodileriyle yeni kelimeleri keşfetmeyi, hatırlamayı, birbirinden değerli eserlerin satırlarında okumayı çok sevdim. Öyle çok sevdim ki yazarken tekrar kelimelere daldım gittim. Yüzümde bir `tebessümle` Ertuğrul çiftinin emeklerine sağlık diyor ve yazımı tamamlıyorum.

Sevgilerle…

Serenad’a Dair

Yine Zülfü Livaneli, yine harika bir anlatımla harika bir hikaye…

Struma Olayı‘nı bilenleriniz başka, bilmeyenleriniz bambaşka etkilenecek kitabın sonundan. Bilmeyenler için linkini eklesem de tavsiyem araştırmanızı (mutlaka araştırmanızı ve bilgi edinmenizi öneriyorum ) kitabın son sayfasını kapattıktan sonraya saklamanızdır.

Gerçek olaylara dayanarak yazılan hikayelerin daha etkileyici olduğunu zaten düşünüyorum. Ancak Zülfü Livaneli’nin sade ama etkileyici, duygulu anlatımı size her sayfayı eliniz kalbinizde okutuyor. Evet hikaye tarihte acılı bir şekilde yer edinen ‘maalesef’ gerçek bir olaya dayanıyor. İnternetten araştırdığınızda, bir yerlerden makalesini okuduğunuzda birkaç saniye etkileneceğiz olay, bu kitabı bitirdiğinizde sizi bir süre etkisi altında tutacak. Kitabın adının güzelliğini ise hikayeye daldığınızda hissedeceksiniz.

“O gün, profesöre, elli dokuz yıl sonra tam oraya tekrar gelip keman çalacağını söyleseler, herhalde inanmazdı.”

350703Bazen bazı kitapları bitmesinden korkarak okursunuz ama yine de uykusuzluğunuza rağmen bir sayfa daha okumadan kapatıp bir kenara koyamazsınız. İşte o kitapları okuyup bitirdiğinizde bir süre kitabı elinizde tutar, bazı bölümlerini aklınızdan tekrar okursunuz. Hikayenin etkisiyle iç çekerken, ne kadar iyi bir şey yaptığınızı düşünür, o kitaba o değerli zamanınızı iyi ki harcadığınız için mutlu olursunuz. Kocaman ömrünüzde değerli birkaç saatiniz daha olsun istiyorsanız, bundan sonra ki ilk seçimlerinizden birinin Serenad olmasını umarım.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Ketçap Bir Sebzedir ‘e Dair

“Ketçap Bir Sebzedir”

Kitabı ilk olarak adına duyduğum merakla elime aldım ve arka yazısını okuduğumda 23 yaşında hem kariyer planları yapan hem de ileride iyi bir anne olmayı isteyen biri olarak okumam gerektiğine karar verdim. Aslında kitap bir çoğumuzun aşina olduğu doğal, sıradan üç çocuklu bir aile yaşantısını anlatıyor. Ancak hani hepimizin yaşadığı ama dışarıdan kimsenin sanki böyle zamanları olmuyormuş gibi yaptığımız en doğal, kendi hallerimiz vardır ya, işte o anlarla yüzleşiyorsunuz. Öyle ki, belki de size bunları arkadaşınız anlatmaz, komşunuz hiç bahsetmez, akrabalarınız “biz mükemmeliz der” ama Robin O’Bryant anlatıyor. Bir annenin tatlı telaşları, itirafları, sabrının son damlaları ve en güzeli de tüm sıkıntılarına rağmen annelik tatminine şahit oluyorsunuz.

Yazaimage4.JPGr son derece tatlı, eğlenceli bir dille, bizimle sohbet edercesine bir hikaye anlatmış. Ben de hikayesini dinledikten sonra biraz telaşlı ama bir o kadar heyecanlı oldum. Üç çocuklu bir annenin tüm “gerçeklerine” siz de başınızı uzatıp bir bakın derim 🙂

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız. 

Sevgilerle…

 

 

 

 

Beyaz Diş ‘e Dair

Bir hikaye ok03bumanın belki de en güzel tarafı, bir süreliğine hikayenin ana karakteri olabilmek, başka bir hayatta, başka bir insan gibi yaşayabilmektir. Peki ya bir insanın değil de başka bir varlığın yerinde olmak?

Beyaz Diş hayata bir köpek ve bir kurt kırması olarak gözlerini açan bir hikaye kahramanı. Biz insanlar hayatı öğrenirken görür, düşünür, yargılar, irdeleriz. Peki kimimizin evlerinde hayatını paylaştığı, kimimizin sokakta gördükçe başını okşadığı, kimimizin ise korkup yaklaşamadığı hayvanların gözüyle baktığınızda, hayatı düşünme ve irdeleme yetisine sahip olmadan öğrenmek nasıl bir şey merak ediyor musunuz? Ya da sizce empati sadece insanlar arasında mı yapılmalıdır?

Kitap size bir kurdun hikayesi ile davranışlarını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Yani bir kurttan neden korkmanız ya da korkmamanız gerektiğini, onu neden sevmeniz ya da sevmemeniz gerektiğini, biraz belgesel tadında ancak insanın içini zaman zaman sızlatan çok güzel bir hikaye ile anlatmış yazar. İnsanoğlunun çelişkili davranışlarının bir kurdu nasıl etkilediğini okudukça eminim siz de benim gibi şaşıracak, hiç bu açıdan düşünmediğinizi farkedeceksiniz.

Belki de (umarım ki) kitabı bitirip kapağını kapattığınızda onlara olan bakış açınız olumlu yönde tamamen değişecektir. Uzaklaştırmak amacıyla taş atanlarımız bu hareketinin onların üzerindeki etkisini hissedebilecek, onlardan korkanlarımız yaklaşmayı öğrenebilecek, “ben uzaktan seviyorum” diyenlerimiz dokunarak sevgi göstermenin onlar için anlamını farkedebileceklerdir. Çünkü ben, hayata Beyaz Diş olarak baktığımda, onlara kızmanın, onlara nefret beslemenin ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha gördüm.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.