Dorian Gray’in Portresi’ne Dair

0001700758001-1.jpg

“Evet, Dorian, bana daima düşkün olacaksın. İşlemeye cesaret edemediğin tüm günahları temsil ediyorum ben.”

Hayatı boyunca dış görünüşü ve cinsel tercihleri dolayısıyla acı çeken Oscar Wilde romanındaki üç ana karakteri için şöyle demiştir; “Basil Hallward, ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda.”  Kitabı bu özdeşleştirme ile okursanız eğer, repliklerin betimlediği duygu ve düşünceleri daha iyi anlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Zira romanı oluşturan kurgudan ziyade bu üç ana karakterin ana özellikleri ve zamanla ruhsal değişimleri.  Aynadaki görüntüsüne, portresine aşık bir adam, öyle ki günden güne yaşlanıyor, değişiyor ve bu değişimle mutsuzlaşıyor. Yaşlanmayan portresinden nefret eder hale geliyor. Portresini çizdiği adama hayran bir diğer adam, öyle ki hayranlığı sonu oluyor.

Bunun yanı sıra geride bırakılan bir aşk var romanda. Dorian Gray gibi kendi güzelliğine aşık, herkesin ilgisine sahip bir adamın bana göre gerçek olmayan aşkı ile yaptığı işe aşık bir kadının bu şekilde etkilediği adamı kaybedişini de okuyacaksınız. Aşağıdaki satırlar ise sizi de roman boyunca en çok etkileyeceğini düşündüğüm satırların sahibi olan, romanın ana karakterlerinde aydın ve bilgin kişi Lord Henry’e aittir.

“Birisi sana olan aşkından kendini öldürdü. Keşke böyle bir deneyimi yaşayabilseydim ben de. Beni hayatımın geri kalanı boyunca aşka aşık ederdi.”

Heyecanla sonunu bekleyerek okuduğum bir roman değil ancak sık sık kimi satırları ikinci kez okuduğum, bol bol altını çizdiğim, durup bir düşünerek ilerlediğim bir hikaye oldu ve bana Oscar Wilde ile kısa bir sohbet etmişlik hissi verdi.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Reklamlar

Öksüzler Treni’ne Dair

Bir zamanlar birbirinden üzücü hikayelerle ailesini kaybeden küçük yaştaki çocukların ve hatta bebeklerin, yeni ailelere kavuşturulması amacıyla farklı şehirlere, kasabalara taşındıkları tren, Öksüzler Treni.

0000000611894-1

İlk bakışta ‘kimsesiz çocuklara aile bulma’ fikri kulağa hoş gelse de, onlar çoğu zaman sahiplenen, koruyan, kollayan ailelere değil, ücretsiz işçi, temizlikçi, köle olmaya gidiyorlar. Kitapta insan yerine koyulmamanın, küçük yaştaki büyük sorumlulukların, ufacık insanlıklara duyulan büyük minnetlerin, aşağılanmanın, çaresizliğin, sabrın sınırlarının, mücadelelerin hikayesi var. Bazen acımasız insanların kötü sonu, bazen iyi insanların içindeki acımasızlıklar, bazen güzel tesadüfler ile heyecanla okunan bir roman olmuş. Tabi kitap genel olarak içinizi sızlatsa da zaman zaman yüzünüzü de güldürüyor merak etmeyin 🙂

Bence sahip olduklarınızın değerini hatırlamanız için Christina Baker Kline’dan harika bir seçim!

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Adsız Kahraman’a Dair

Suzanne Brockmann’ın Adsız Kahraman isimli romanı aksiyon dolu olduğuna inanarak okumaya başladığım ama daha ziyade ikili arkadaşlık ve aşk hikayelerine dayalı bir roman. Kitabın esas konusu olarak belirtilen aksiyonlar yoğun olarak yaklaşık son 50 sayfada ancak karşınıza çıkıyor. Bunun dışında kitap genel olarak üç hikayeyi birleştiriyor denebilir. Ama özellikle aşk hikayelerini sevenler için akıcı bir tatil kitabı olduğunu söyleyebilirim. Heyecanla kesinlikle okumalısınız diyemiyorum ancak kendini okutan kitaplardan biri.

select

 

Suzanne Brockmann aslında bir çok eseri olan ve kahramanlık-aşk hikayelerini birleştirmeyi seven bir yazar.  Tatil günlerinizde hayal gücünüzü çok yormadan, hızlı akan kitaplar arıyorsanız tercih edebilirsiniz.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Tehlikeli Oyunlar’a Dair

s-b37ea006392534b8e1a0bf675268800f6d15742dOğuz Atay’ın en bilinen eseri olan Tutunamayanlar romanından daha çok sevdiğim romanı. Belki de daha az Eski Türkçe kelime kullanıldığı içi daha akıcı okumuş olabilirim. Dilinin daha hafif olmasının dışında içeriğinin, anlatımındaki doğallığının, ayrıntılarda kaybolmanın, insan zihninden geçen her düşünceye, hayale, fikre, cümleye yer verilmesinin de katkısı var tabi. Olay örgüsü çok kısa olmasına rağmen, Oğuz Atay’ın zaman zaman bir buçuk sayfayı bulan, bol virgüllü uzun cümlelerindeki ayrıntıları ben çok seviyorum. Çünkü o ayrıntıların içerisinde hayatımızdaki gerçekler, aklımızdan geçenler gizli. Bendeki kitabı ard arda tekrar okuduğum, anlatımına, ifade edilişine hayran oldukça altını çizdiğim satırlarla dolu.Roman kahramanının tüm yoğun düşünceleri, eleştirileri, başına gelenleri ve gelemeyenleri ifade edişi, olaylara, kişilere, zamanlara bakış açısı, konuları her seferinde bambaşka noktalara sürükleyişi sizi romana kaptırıyor. Hikayenin sonunu değil, satırların sonunu merak ederek okuyacağınız bir roman. Hikmet’i okurken (dinlerken) bunca düşünce, söz bir insan zihni için çok fazla değil mi? diye düşünüyorsunuz. Sonra aslında ne güzel düşündüğünü, sorguladığını, bağlantıları nasıl yakaladığını farkediyorsunuz, keyif veriyor.

Kitap biraz karışık ilerliyor. Zaten amaç açık olmakta değil ki, amaç varolan hayat karmaşasını anlatmakta. Diyor ki Hikmet (ana karakter) ; “ Mektubumuz karışık olmakla birlikte, ruhumuzun aynasıdır. Derlenip toparlanması, içimizin derlenip toparlanmasına bağlıdır.”

Ve hikaye bitiyor : “‘Bana kalırsa film biraz karışıktı” dedi genç adam. ‘Bazı yerini anlamadım.’ ‘Canım ‘ dedi kız. ‘Sonunda çocuk ölüyor işte.’ ‘Aptal’ dedi delikanlı. ‘O kadarını biz de anladık.‘”

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

İki Şehrin Hikayesi’ne Dair

Londra ve Paris, Fransız İhtilali, tarih, kölelik, soyluluk, acımasızık, vahşet, devrim, karşılıklı ve karşılıksız aşklar, bu uğurda yapılan büyük fedakarlıklar… Dünya Klasiklerini çok sık okumamakla beraber en sevdiğim romanlardan biridir.

kitap_1074001

“Tüm zamanların en iyisiydi, tüm zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.” Charles Dickens bu cümlelerle başladığı romanında Fransız İhtilali’ni iki boyutla ele almıştır. Soyluların değersiz gördüğü halkın, soylulara gitgide bilenmesi ve devrimin başlaması daha sonra da acımasızlığın halkın eline geçişini anlatıyor. Kimisinin derin nefretini, öfkesini, kimisinin derin korkusunu, çaresizliğini, kimisinin aşkını, sevgisini, sürükleyici bir olay akışı ve eşsiz cümleleriyle anlatıyor. Son sayfayı da çevirdiğinizde bir iki dakika bekleyip sindirmeye çalıştığınız hikayelerden ve klasiklerin arasında mutlaka okunması gereken kitaplardan. Charles Dickens romanı için” yazdığım en iyi hikaye” demiştir.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

Mart Menekşeleri’ne Dair

Dün öğlen başladığım ve saatlerdir aralıksız okuyup son sayfasını henüz kapattığım kitap… Bu tarz kitaplara, yani çiçekli isimleri ve kapakları olan, insana sıradan aşk hikayeleri sunduğu izlenimi veren kitaplara her zaman ön yargılarım olmuştur aslında. Daha doğrusu ilk tercihim olmazlar. Ama bu kitap beni gerçekten çok etkiledi. Büyük bir aile sırrı, bu sırrın altında yatan olaylar zinciri, sırrın açığa çıkışı ve etkileri… Kitabı bitirir bitirmez bu yazıya başladım ve şu an yazarken anımsadıkça ‘acaba gerçek mi?’ diye sorgulamadan edemiyorum. Halbuki böylesine bir aşk hikayesi gerçek olsaydı ‘acaba kurgu mu ?’ diye düşünmek daha mantıklı olurdu.

0000000414773-1

Sarah JIO bu kitabıyla (ilk kitabı)  Library Journal en iyi kitap ödülünü almış. Kitap birden fazla hikayeyi bir noktada kesiştiriyor ve bunu yaparken size inanılmaz bir duygu yoğunluğu yaşatıyor. Hikayenin sonuna bir umutla sürükleniyorsunuz. Söylemek istediğim birçok şey var ancak okumak isteyenlerin elinden merak duygularının peşinde sürüklenme zevkini almak istemiyorum.

“Ben ona ihanet ettim. Ama inan, bana geleceğine dair tek bir umudum olsaydı, tüm hayatımı ona adamamı isteseydi benden…orada asla olmazdım. Lakin zamanlamamız çok kötüydü. Bizim zamanlamamız her zaman çok kötüydü.”

Öyleydi sahiden..

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.

İz’e Dair

Mükemmel aile kavramı nedir? Sorunsuz, kavgasız, gürültüsüz, her zaman filmlerde birlikte yenen bol kahkahalı akşam yemekleri gibi mi.. Bana kalırsa her ailenin içerisinde biraz İz‘in satırları var.

Ben genel olarak Canan Tan romanlarını en çok içinde sakladığı küçük doğruluk dersleri ve kadın karakterlerine verdiği güç dolayısıyla seviyorum. İz de böyle romanlarından biri. Sizi merakla bir hikayenin sonuna sürüklemekle kalmıyor. Bu esnada hem hepimizin aile içinde zaman zaman yaşadığı sorunları, tüm aile bireylerinin bakış açısıyla görmemizi, hem de başarılı bir genç kadının tüm sorunlarla baş ederek, aradığını bulma çabasını  anlamamızı sağlıyor.

230520600_tn30_0

“Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye soruyor imam. Değişmez yanıt: “İyi bilirdik!” “İyiydi babam, iyiydi!” diye haykırmak geliyor içimden. İyiydi ama iyi yanlarını göstermeyi beceremedi…

Anne ve babalar, eşler ve çocuklar, biricik ailelerimiz… Aslında ne söylemek isterler ve ne söylerler, nasıl davranırlar ve ne umarlar. Aile içi empati yapmak için harika bir seçim diye düşünüyorum. Hiçbir şey için, hiç kimseyi anlamak için geç kalmamalı. Ne yazık ki kitabın ana karakteri geç kalıyor. Babasına veda ederken de üzüyor. Kimsenin empati yapmayı istemeyeceği cümlelerle.

Ben yine çizdim en sevdiğim cümlelerinin altını Canan Tan’ın. Kitaplarınıza kalem değdirmekten korkmayın, onların sayfalarını kıvırmaktan çekinmeyin. Kitaplar eskimez, yaşlanır. Onları çizgilerle, yazılarla kirletmezsiniz aksine değer katarsınız. O sevdiğiniz satırların altına okunmaya değer olduklarını göstermiş olursunuz, ona bir anı bırakmış olursunuz.

Sevgilerle…

Yazar hakkında bilgi edinmek için tıklayınız.